
Yakın tarihli bir araştırma,
dergisinde yayınlandı ve psikedelik ilaç DMT’nin beyin aktivitesini normal dengeli durumundan uzaklaştırarak daha rastgele ve yapılandırılmamış bir kalıba yönelttiğini ortaya koydu. Beyin dinamiklerindeki bu değişikliğin, psikedelik deneyimleri sırasında sıklıkla bildirilen benlik duygusunun kaybına doğrudan karşılık geldiği bulundu. Bulgular, insan bilincinin nasıl oluşturulduğu ve korunduğu konusunda yeni bir biyolojik bakış açısı sunuyor.
Araştırmayı anlamak için, fizikteki “kritiklik” kavramına bakmak faydalıdır. Kritik durumda olan bir sistem, tam olarak düzenli ile tamamen kaotik durumun sınırında bulunur. İnsan beyni normalde bu kritik noktaya çok yakın çalışır. Bu duruma yakın olmak, beyin bölgelerinin hem kısa hem de uzun mesafelerde verimli bir şekilde iletişim kurmasını sağlar.
Bu durum, bilim insanlarının sağlıklı zihinsel işlev ve bilinçli farkındalık için gerekli olduğunu düşündükleri çeşitli beyin dalga kalıplarının ortaya çıkmasına neden olur. Beyin kritik durumda çalıştığında, araştırmacılar tarafından “uzun menzilli zamansal korelasyonlar” olarak adlandırılan bir özellik gösterir. Bu, beyindeki elektrik aktivitesinin geçmişin geleceği etkilemeye devam ettiği anlamına gelir. Geçmiş beyin dalgalarının yankıları hızla kaybolmak yerine uzun süre devam eder.
Bu uzun süreli yankı etkisi, kısa vadeli bir biyolojik hafıza sağlar. İnsanların tutarlı bir düşünce akışı ve zaman içinde istikrarlı bir kimlik duygusu sürdürmesine yardımcı olur. Klasik psikedelikler gibi DMT, normal ritimleri bozarak insan algısını ve beyin fonksiyonunu derinlemesine değiştirir. Yüksek dozlarda alınan maddeler genellikle normal kimliğin tamamen bozulduğu, “ego çözülmesi” olarak bilinen bir duruma yol açar.
Bu deneyim sırasında, içsel benlik ile dış dünya arasındaki sınırın ortadan kalktığı görülür. Araştırmacılar, güçlü bir psikedeliğin beyin dalgalarının fiziksel yapısını nasıl değiştirdiğini ve bu hissi yarattığını anlamak istemişlerdir. Çalışma, Mona Irrmischer ve Marco Aqil liderliğindeki bilim insanlarından oluşan bir ekip tarafından yürütüldü. Bu ekip, Hollanda’daki Academic Center for Trauma and Personality ile İngiltere’deki Imperial College London’dan araştırmacılardan oluşuyordu. Amaçları, beyin kritikliğindeki değişikliklerin psikedeliklerin yoğun öznel etkilerini açıklayıp açıklayamayacağını görmekti.
Araştırma ekibi, toplamda 27 sağlıklı yetişkin katılımcıyı içeren iki ayrı çalışmadan elde edilen verileri birleştirdi. Her iki deneyde de katılımcılara bir gün intravenöz olarak DMT ve farklı bir günde plasebo uygulandı. Araştırmacılar, elektroensefalografi (EEG) kullanarak katılımcıların beyin elektriksel aktivitesini kaydetti. EEG, küçük sensörlerin kafatasına yerleştirilerek üretilen elektrik sinyallerinin algılanmasını sağlar.
Beyin kayıtları, ilaç verilmeden önce alındı ve yirmi dakika boyunca devam etti. İlacın etkileri ortadan kalktıktan sonra, katılımcılar deneyimlerini değerlendiren anketleri doldurdu. Araştırmacılar özellikle, “Normal ‘benlik’ veya ‘ego’ duygumun dağıldığını hissettim” ifadesini ne kadar yoğun yaşadıklarını gösteren bir soruyu analiz ettiler.
Beyin dalgası verilerini analiz etmek için, ekip uzun menzilli zamansal korelasyonların varlığını ölçtü. Bu amaçla “detrended fluctuation analysis” adı verilen matematiksel bir araç kullanıldı. Bu analiz, beynin kritik duruma ne kadar yakın olduğunu gösteren bir sayısal değer üretir. Değerin 1’e yakın olması, beyin bölgelerinin iyi organize olmuş ve karmaşık bir sistem olduğunu gösterirken, 0,5’e yakın olması daha rastgele ve yapılandırılmamış bir sistemi gösterir. Araştırmacılar, DMT’nin beyindeki bu sayısal değerleri birçok frekans bandında düşürdüğünü buldu. Özellikle, ilacın alfa, teta ve beta beyin dalgalarını normal kritik durumlarından uzaklaştırdığı tespit edildi.
DMT etkisi altındayken, beyin sinyalleri daha az karmaşık ve daha rastgele hale geldi, tıpkı beyaz gürültü gibi. Daha sonra araştırmacılar, bu değişikliğin tam olarak nasıl bir değişiklik olduğunu belirlemek için yeni geliştirilmiş bir matematiksel ölçüt kullandılar. Bu ölçüt, uyarılmayı sağlayan nöronlar ile aktiviteyi baskılayan nöronlar arasındaki oranı ölçer. Beyin ağları, bu iki gücün dengeli bir şekilde çalışmasına ihtiyaç duyar. Bu ölçüm, beynin aşırı aktif veya yetersiz aktif olup olmadığını belirlemeye yardımcı olur. Sonuçlar, DMT’nin alfa ve beta beyin dalgalarını baskın sinyallerin olduğu bir duruma ittiğini gösterdi. Bu durum, yüksek rastgeleliğe sahip olmasına rağmen karmaşıklığın düşük olduğu bir yapıdır.
Son olarak, araştırmacılar bu fiziksel ölçümler ile katılımcıların öznel değerlendirmelerini karşılaştırdılar. Kritiklikteki düşüş ile bildirilen ego çözülmesinin yoğunluğu arasında doğrudan bir matematiksel ilişki olduğunu buldular. Alfa ve teta beyin dalgaları ne kadar çok kritik durumdan uzaklaşırsa, katılımcılar benlik duygusunun dağılmasını o kadar yoğun yaşarlardı. Araştırmacılar, DMT ile görülen kritiklikteki düşüşlerin, genel anestezi sırasında ve derin meditasyon sırasında gözlemlenen beyin durumlarına benzer olduğunu belirtti.
Bu bulgular, psikedeliklerin genel olarak beyin rastgeleliğini artırdığını öne süren “entropik beyin” hipotezine yeni bir detay katıyor. Yeni veriler, DMT’nin bu rastgeleliği nasıl artırdığına dair fikirleri destekliyor. Ancak aynı zamanda, bu rastgeleliğin yoğun öznel deneyimlerle nasıl ilişkili olduğunu göstererek yeni bir bakış açısı sunuyor. Beyin dalgaları sadece karmaşık bir yapıdan uzaklaşmakla kalmıyor, aynı zamanda normal bilişsel işlevleri tanımlayan zengin yapısal çeşitliliği de kaybediyor.
Çalışmada kullanılan EEG sensörleri, kafatasına yerleştirilerek daha çok yavaş beyin dalgalarını yakalar. Daha hızlı beyin dalgalarının psikedeliklere farklı tepki verebileceği mümkündür. Bu yüksek frekanslı dalgaların aşırı aktif bir duruma geçebileceği ve bu durumun da psikedelik deneyimindeki canlı görsel imgelerden ve zengin duygusal içerikten sorumlu olabileceği düşünülmektedir.
Gelecekteki araştırmalar, psikedeliklerin yüksek frekanslı beyin dalgalarına nasıl tepki verdiğini araştırabilir. Bilim insanları ayrıca analizi belirli anlara odaklayarak, görsel imgeler ile gerçek zamanlı beyin kritikliği değişiklikleri arasındaki ilişkiyi daha detaylı bir şekilde ortaya çıkarabilirler.
Çalışma, “
DMT-induced shifts in criticality correlate with self-dissolution
,” Mona Irrmischer, Marco Aqil, Lisa Luan, Tongyu Wang, Hessel Engelbregt, Robin Carhart-Harris, Klaus Linkenkaer-Hansen ve Christopher Timmermann tarafından yazılmıştır.